12 Haziran 2011 Pazar

Seçim Yazıları #3: Köprüden Önceki Son Çıkış


İnsan ömrü ortalama olarak seksen yıl olarak alınırsa, elli yıllık bir zaman dilimi, insan ömrü için epeyce uzun sayılabilir. İnsan, doğar, büyür, olgunlaşır, hatta yaşlanmaya bile başlar elli yılda. Çoğu insan ömrü için, hayatın yarısından fazlasını ifade eder aslında elli yıllık zaman dilimi.

Devletlerin ömürleri ise öyle değildir. Bir devletin kurulması, yaşatılması, rejiminin oturması vb. süreçler, çok çok uzun yıllar içerisinde olur ve devam eder. Mesela bir insanın hayatının üçte ikisi diyebileceğimiz bir süreç, herhangi bir devlet açısından bakıldığında kısacık bir zaman dilimini, belki de o devletin sadece kuruluş sürecini temsil eder.

İşte biz yarın, belki de bir devletin tarihinde, bir kırılma noktasına eşlik edeceğiz. Yani, uzun soluklu bir sürecin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yıllardır ince ince temelleri hazırlanmış, darbelerle, muhtıralarla, birtakım operasyonlarla yolu yapılmış bir milatla karşı karşıyayız. Yarın, işte böylesine önemli bir gün.

Bu ülkenin kaderi, ayın 12'sinde çizilmiş sanırım. 12 Eylül 1980 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu ve şimdi de 12 Haziran 2011 genel seçimleri. Bu dört kader belirleyici olayın da ayın on ikisine gelmesi ilginç olmuş. Hepsinin de kötü bir sonucu var, ne bahtsız bir tarihmiş bu böyle.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şu anda bütün organlarıyla, bir cemaatin kontrolüne geçmiş bulunmakta. Koltukları bir bir ele geçiren cemaat ve onun sadece bir organı olan AKP, geçen dokuz yıl sonunda, Yargıtay, Danıştay, HSYK, Anayasa Mahkemesi gibi yargı organlarını, polis teşkilatını, istihbarat birimlerini, hemen hemen tüm illerdeki valilikleri, Milli Eğitim'i, hastaneleri, STK'ları ve daha da aklınıza gelebilecek neresi varsa, öyle veya böyle ele geçirmiş durumda. Ülke içerisinde istedikleri gibi at koşturuyorlar ve kendilerine dur diyecek hiçbir yapı artık yok. Hapislerde sürünen gazeteciler veya ne ile yargılandıkları halen belli olmayan, çeşitli meslek grubundan yüzlerce insan, bir yandan üzerlerine atılan boku temizlemeye çalışa dursunlar, bir yandan da mahkemede oynanan oyunları gördükçe, yapılan hakim ve savcı atamalarını öğrendikçe, bütün umutları kararmakta. Bu insanları ne oralardan kurtaracak bir güç var, ne de adil şekilde yargılanmalarını sağlayacak bir irade. Önlerinde uzun ve belirsiz bir süreç var. Bu mahkemeler bitecek gibi değil ama, bu insanlar yıllarını hapiste eskitiyorlar, çocukları dışarıda onlarsız büyüyor, aileleri ve yakınları ise perişanlar.

Daha basılmamış bir kitabın yazarını bile hapise atıp tutuklu yargılatan bir irade var karşımızda. 12 Eylül darbesini yaşayanlar, o günlerle bugünleri kıyasladıklarında, çoğu zaman bir fark bulamıyorlar. Hatta, 12 Eylül rejiminin daha insaflı olduğunu söyleyebilecek noktaya dahi geliyorlar. Nasıl bir sivil irade ama! Üstelik bu adamlar, periyodik olarak, yaptıkları karşısında halk nazarında aklanıyorlar. Evet, öyle bir parti düşünün ki, girdiği her seçimde açık ara birinci olsun, her seçimde rakiplerini ezip geçsin ve daha da güçlü bir şekilde iktidara gelsin.

İşte şimdi, zurnanın zırt dediği yere gelmiş bulunmaktayız. Bana göre, bu dakikadan sonra, özellikle yargı organları da ele geçirilmişken, bu adamların bir kez daha iktidar olması halinde, önlerinde kimse duramaz. Belki de cumhuriyet tarihindeki 78 yıllık süreç içerisinde, hiç kimsede, ama hiç kimsede olmamış bir yetki genişliğine ulaşmak üzere bu zihniyet. Karşıt düşünceyi hor gören, öldüren, hapislere atan, namusuyla aklı sıra dalga geçen, biber gazıyla boğan, evinden atan, ekmeğinden eden, suyunu satan, sağlığını rant kapısına çeviren, yandaşlarını paraya boğarken muhaliflerini korkuyla sindiren, medyanın çoğunluğunu ele geçirmiş ve tamamı için saldırılara devam eden bu zihniyet, bir kez daha yaptıklarının mükafatını almak üzere. Eğer bu seçimden de tek başlarına iktidar olarak çıkarlarsa, bu ülke, kesin olarak yaşanılabilir bir ülke olmaktan çıkar. 80 yıllık bir cumhuriyet, bütün organlarıyla, cumhuriyet kuruluşlarıyla, bir Amerikan imamına, onun holigan müritlerine ve onların emrindeki kukla bir partiye boyun eğmek üzere. Tablo bu kadar vahim.

Ulusalcıları Ergenekon'da, sosyalistleri Devrimci Karargah'ta, kürtleri KCK'da, askerleri ise Balyoz'da sindirmiş olan bu iktidarın önünde, artık hiç kimse yok. Bütün her yer kendileri için bundan böyle güllük gülistanlık. Ne Haydarpaşa'yı koruyacak bir kurum, ne de Tekel işçilerini kurtaracak bir organ var. Zapt edilmedik yer, nüfuz edilmedik birim kalmadı. Kısacası, Türkiye artık yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkıyor ve bu, nasıl oluyor bilmiyorum ama, hep hukuk çerçevesinde, kuralına uydurularak yapılıyor. Bugün bu gidişata ya dur denilecek, ya da bir daha asla önüne geçilemeyecek. Bugün, işte bu nedenlerle tarihi bir gün, bir kırılma noktası.

Uzun lafın kısası, 12 Haziran 2011, ya bir saltanatın kesin olarak zafer günü olacak, ya da bu saltanatın yıkıldığı tarih olarak yerini alacak. Bu seçim olmazsa bir dahakine olur gibi bir mantık, maalesef bu seçim için geçerli değil. Çünkü artık yolun sonuna geldik ve bu iktidar, artık geri dönüşü olmayan işler yapmaya başladı. Kuruyan derelerin, ölen insanların, işinden atılan işçilerin ve hapislerde çürüyen insanların, bir sonraki seçimi bekleyecek fırsatları yok artık. Bunlardan da ötesi, bizzat rejim ele geçirilmek üzere. Başkanlık sisteminin tartışıldığı günlere geldik. Bu dakikadan sonra gelsin padişahlık, gitsin fikir özgürlüğü, gelsin cemaat, gitsin Cumhuriyet, gelsin Galataport, gitsin Haydarpaşa. Bu seçim, bunların da oylaması bir anlamda. Bir Haydarpaşa yıkıldığı zaman, bunun daha geri dönüşü olmaz. Bir İstanbul ortasından kanallarla delik deşik edildiği zaman, bunun daha geri dönüşü olmaz. Bir rejimin bütün yargı organları işlevsiz bırakıldığı zaman, bunun daha geri dönüşü olmaz.

Türkiye artık, ya bu köprüye tam anlamıyla girecek ve kendi sonunu hazırlayacak, ya da bu yoldan çıkabilmek için önüne gelen son çıkış noktasını değerlendirecek. Bunun başka türlü oluru yok, sonrası kesinlikle çok geç olacaktır.

"Eğer yanlış trene bindiyseniz, koridorda ters yöne koşmanın bir faydası olmaz."

Seçim Yazıları #2: 12 Haziran Seçim Sonuçlarına, Bir de Bu Açıdan Bakın


Bütün oranları unutun. Kim ne almış, kim ne kadar milletvekilliği kazanmış, kim barajı geçmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş; hepsini bir yana bırakın. Bu yazıda yarınki seçime, insanlığın onur mücadelesi açısından bakılacak. Daha doğrusu Türkiye'deki insanların, kendilerinin canını yakan, kendilerine zarar verenlerden ne kadar hesap sorabildiğinin, yani kendi insanlıklarına ne kadar sahip çıkabildiğinin resmi çizilecek. Bu resim çizildikten sonra da, zaten seçim sonuçlarının aslında çok önemli olmadığı, ya da seçim sonuçlarının bu ülkede on yıllardır neden bu şekilde çıktığı daha iyi anlaşılacak.

Elimizde üç tane il var. Rize, Zonguldak ve Kütahya. Bu illeri ben kendi kafama göre seçmedim, hepsinin ayrı ayrı seçilme nedeni var. Bu üç il, başında üç ayrı felaket bulunan, bu geçirdiği felaketlerin hepsinden AKP'nin sorumlu olduğu ve benim tahminimce yarın, bütün bu felaketlere rağmen sandıktan yine AKP'nin birinci parti olarak çıkacağı iller. Bu tahminde yanılmayı isterim ama, üçte üç olmasa da üçte ikiye kellemi koyarım!

Rize'den başlayalım. Tayyip'in memleketi. Şu sıralarda o güzel dağlarına, derelerine, HES bombaları atılmakta AKP hükümeti tarafından. Bizzat AKP hükümetinin yaptığı ihalelerle, çıkarttığı yasalarla ve hukuk tanımazlığıyla, Karadeniz dağlarında yapılan bu yıkımdan Rize de nasibini alıyor. "Bu sular yıllarca boşa akıyormuş" diyen bir canavar tarafından, derelerin etrafında yaşayan kendi halinde köylüler (ki bunların çoğu, zamanında AKP'ye oy vermiş insanlar) isyan ediyorlar. Doğanın onlara bahşettiği su gibi temel bir ihtiyaç maddesi üzerinde, şu anda devlet ve şirketler hak iddia ediyorlar ve onlar bu şekilde devam ettikleri sürece, bu köylüler doğdukları zamandan beri yaşadıkları yerlerde artık yaşayamayacaklar. Dahası, oradaki ekolojik çevre de bundan üst düzeyde etkilenecek ve canlılık namına inanılmaz bir kıyım yaşanacak. Çünkü şarıl şarıl derelerin aktığı yerlerde, daha şimdiden HES inşaatları etkisini göstermeye başladı. Derelerin gücü yavaş yavaş bitiyor, sular cılızlaşmış ve köylü ne yapacağını şaşırmış durumda.

İşte bu noktada, yarın siz de benimle birlikte daha bir dikkatle bakın Rize'den çıkacak sonuçlara. O ilden çıkacak her bir AKP milletvekili, bu ülkenin yıllardır neden bu hallerde olduğunun en iyi göstergesi olacak. Memleketinin dağlarında akan suya bile göz koymuş bir iktidara karşı bir il, bu yapılanları ödüllendirecek mi, yoksa kendi köylülerinin içine düştükleri zor durumu sahiplenip onlara destek mi olacak, hep birlikte göreceğiz. Benim tahminim zaten belli de, yine de Türkiye'deki insanların içine düştüğü durumun bir resmi olacağından, sonucu merakla bekliyoruz efendim.

Zonguldak. Madenciler kenti. Aynı zamanda madencilerin ölüm kenti. Bundan bir yıl önce, bu hükümet zamanında yaygınlaşmaya başlayan taşeron uygulaması sayesinde, taşeron bir maden firmasında çalışan 30 işçi, ocakta meydana gelen patlama sonucunda hayatını kaybetti. Bu 30 kişiden 28'inin cesedi çıkarılmışken, kalan iki işçinin henüz daha cesedine bile ulaşılamadı. Patlama sonrası yapılan araştırmada, maden şirketinin kusurlu olduğu, daha önce uyarıldığı, ancak uyarılmasına rağmen aynı şartlarda çalışmaya devam ettiği saptandı. AKP hükümetinde zirve yapan taşeronlaşma, meyvesini bu kez de 28 işçinin ölümüyle verdi. Ve bu ölümler sizin zaten kaderinizde vardı diyen bir başbakan, bu seçimde yine bu ilden oy bekliyor.

İşte bu noktada, kendi vatandaşları, kendi 30 işçisi ihmale kurban giden bir emekçi ili, Ecevit'in memleketi, bakalım bu yaşanan felakete karşı AKP'ye seçimde nasıl bir cevap verecek; onları yine sandıktan birinci çıkartarak mı, yoksa insanına, emeğine, canına sahip çıkıp onları sandığa gömerek mi? Bu ilden çıkacak olan her bir AKP milletvekili, bizim artık insanına bile sahip çıkamayan, adeta cinayete kurban gitmiş vatandaşının ufak da olsa intikamını bile alamayan bir hale nasıl geldiğimizin, daha doğrusu yıllardır zaten bu ülkenin neden bu hallerde olduğunun çok iyi birer göstergesi olacak. Sonucundan adım gibi emin olsam bile, sırf bu ibret verici tabloyu görebilmek için, sonucu merakla bekliyoruz efendim.

Kütahya. Kendi halinde, orta ölçekli bir il. Fakat onların da su ile ilgili problemleri var. AKP zamanında gittikçe artan ve yine taşeronlaştırma aracılığıyla yandaş firmalara yaptırılan gümüş madenciliği sebebiyle, içme sularına siyanür karışmış olma ihtimali var. Hatta Çevre Mühendisleri Odası'na göre karışmış bile. Gümüş madenciliğinde kullanılan siyanürün toplandığı barajın çökmesi nedeniyle, insanların direkt olarak hayatına etki eden bir tehlikeyle, yandaş bir şirket vasıtasıyla karşı karşıya kalınmış durumda. Hükümet yetkilileri her ne kadar siyanür, içme suyuna karışmadı dese de, uzmanlara göre tehlikenin boyutu büyük ve çevredeki insanlar panik içerisinde. İşin vahim tarafı, bu taşeron firmaların yediği bokları, hükümet her seferinde savunmak durumunda kalıyor ve savunuyor da. Bakalım bu içme suyuna kadar girmiş olan tehlikeye karşı, Kütahya halkı nasıl bir cevap verecek? İçme sularına, yani bir bakıma canlarına kastetmiş bir hükümeti, yine sandıktan birinci olarak çıkaracaklar mı, yoksa gereken cezayı kesecekler mi? 

İşte bu noktada, Kütahya'dan çıkacak olan her bir AKP milletvekili, insanların nasıl duyarsızlaştığının, pısırıklaştığının, nasıl da tepkisiz bir hale getirildiğinin simgesi olacak. Bakalım Kütahya, içme suyuna kadar siyanür sokan bir zihniyete karşı dik durabilecek mi, yoksa her zamanki kaderine boyun mu eğecek? Ben çıkacak sonucu biliyorum ama, yeniden bu ruhsuzluğa tanık olmak açısından, sonucu merakla bekliyoruz efendim.

Bu üç ilin sonuçları, benim için en az Türkiye geneli kadar önemli göstergeler olacak. Zaten bu illerden çıkacak sonuçlar, buralara nasıl geldiğimizi ve nasıl bir insan kitlesine sahip olduğumuzu çok iyi göstermiş olacağından, Türkiye geneline bakmanın da pek bir anlamı kalmayacak bana göre.

Bu arada böyle il il örnek vermişken, aklıma yaşanmış bir olay geldi. Henüz Temmuz 2007 seçimleri yapılmamış, ama seçime az bir zaman kalmıştı. Ordu'da, kentin tarihinde ev sahipliği yaptığı belki de en kalabalık miting yapılmakta idi. Mitinge tam 80 bin kişi katılmış ve hükümetin fındık politikasını protesto ediyordu. Toplanan 80 bin kişi, Ordu gibi orta ölçekli bir ile göre muazzam bir rakam olduğundan, Ordu bir anda herkesin ilgi odağı haline gelmişti. Ben de bu şahlanış karşısında şaşırmıştım ve bu isyanın seçimlerde de sonuç vereceğini düşünmüştüm. Sonuç mu? Yüzde 55 oy oranı ile AKP birinci parti oldu ve Ordu'daki 7 milletvekilliğinden 5'ini kazandı! Bu ülkede bu işler böyle işte, fazla beklenti içinde olmamak lazım. Bu saydığım üç ilde de, ben 2007'de Ordu'da çıkan sonuçtan farklı bir sonuç beklemiyorum.  

Deresine, ölüsüne ve içme suyuna sahip çıkamayan bir ülkeden ne hayır gelir ki? Ya da başka bir deyişle, böyle bir ülke, başına da hangi partiyi getireceğini zaten çok iyi bilir ki!

Seçim Yazıları #1: Olası Seçim Senaryoları


Şu anketler yüzünden, insanoğlu ağız tadıyla seçim heyecanı yaşayamaz oldu. İnsan ne kadar inanmak istemese de, anket şirketlerinin yaptıkları araştırmalar, hem seçim sonuçları hakkında anahatlarıyla ipuçları veriyor, hem de kararsız seçmen üzerinde belirleyici oluyor. Çoğu kararsız seçmen anketlere bakıp, anketlerde güçlü olan partiye oy vermeyi tercih edebiliyor (tuhaf ama gerçek). Uzun lafın kısası, kamuoyu araştırmaları sadece seçimlerde değil, artık hayatın her alanında çok önemli hale gelmiş durumda; siz önemseseniz de, önemsemeseniz de.

İşte kamuoyu araştırmalarının en büyüğü, en kesin hükümlüsü, en geniş yelpazeli olanı geldi çattı. Yarın yaklaşık 50 milyon insan, ister istemez bir kamuoyu araştırmasına tabi tutulacak. Bu büyük araştırma hakkında yapılan küçük araştırmalara biraz bakmak, yarın için beklentilerin ne düzeyde tutulması gerektiği konusunda yardımcı olabilir belki. Ben de bu nedenle, yarınki seçim sonuçları için en olası görünen sonuçlara ve bu sonuçların ne ifade ettiğine değinmekte fayda görüyorum. Son gece için iyi bir egzersiz.

İlk senaryo, en çok dillendirilen senaryo aslında. Ülkenin büyük çoğunluğu yarınki sonuçların böyle çıkacağını öngörüyor. Yapılan anketlerin çoğu, AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı sonuca yakın bir oranda oy alacağını gösteriyor. Bu anketlerin hiçbiri olmasa, bana seçimlerin sonucu böyle olacak, yani AKP yine yüzde 45'in üstünde oy alacak deseler, inanmayı bırakın, kale bile almazdım ama, hemen hemen bütün anketler böyle gösterdiği için, daha önce de belirttiğim gibi, insan inanmadan edemiyor. Bu kadar olan bitene, bu kadar tepkiye, bu kadar sansüre, bu kadar tutuklamaya, bu kadar biber gazına, bu kadar diktatörlük alametine rağmen, hala bu ülkede yaklaşık olarak iki kişiden biri AKP'ye oy verecek diyor anketler. Hem de hemen hemen hepsi. Hani daha önceden az biraz da olsa ayrılırlardı birbirlerinden. Bu sefer hepsi sanki ağız birliği etmiş, 45-48 arası deyip duruyorlar.

Peki sonuç böyle çıkarsa ne olur? 

Aslında pek bir değişiklik olmaz. Dediğim gibi, zaten son genel seçimde de tablo buna benzerdi. AKP yine tek başına hükümet olur. Ancak buradaki kritik nokta anayasayı tek başlarına değiştirme şansını elde edip edememeleri. Zaten yarınki seçim için yaşanan tek heyecan da bu noktada. AKP'nin, anayasayı tek başına değiştirebilmesini sağlayacak 367 milletvekilliği elde edip edemeyeceği merak konusu bu sonuca inananlara göre. Onlar seçimi kimin kazanacağını değil, bu sayının AKP tarafından yakalanıp yakalanmayacağını merak ediyorlar. AKP ise 367 olmasa bile, en azından 330 milletvekilliği hedefliyor. Bu sayede, yapılacak anayasa değişikliğini kendi başlarına yapamasalar bile, referanduma götürebilme çoğunluğunu elde ediyorlar ve halk da nasıl olsa her şekilde kabul ediyor.

Bu senaryoya göre CHP yüzde 30'lara yakın görünüyor. Aslında çok önemli bir oran. CHP için iyi bir yükseliş şeklinde yorumlanabilecek bu sonuç, AKP yüzde 45 ve üstü bir oran yakaladıktan sonra, maalesef hiçbir anlam ifade etmiyor. Tek başına iktidar olmuş bir partiye karşı yapacağınız muhalefet, daha önce yaşanan tecrübelerden de görüldüğü üzere pek işlevli değil. Hatta hiçbir işlevi yok desek yeridir. Bütün her şey kelle sayısında bitiyor ve bu da AKP'de oldukça çok. Siz yüzde 20 veya 30 almışsınız, pek de önemli değil.

Yine bu senaryoya göre, MHP çok kritik bir rolde. Bu hikayede, MHP kimilerine göre baraj altında kalıyor, kimilerine göre ise barajın bir iki puan üstünde görünüyor. Bu neden bu kadar önemli derseniz, eğer MHP baraj altında kalırsa, AKP rahat rahat 360'ı bulur. Bu da padişahlığın bir alt versiyonu gibi bir şey olur. Zaten AKP'nin, CHP yerine daha çok MHP üzerine oynaması, MHP'nin meclis dışında kalmasını sağlamak içindi. MHP kurmaylarının yatak odası görüntülerini yayınlayıp, bunun üzerinden partiyi itibarsızlaştırma çabasının, açıkça cemaat merkezli bir çalışma olduğu belli. Fakat bu plan biraz ters tepti gibi. Düşünülenin tam aksine, MHP'yi mağdur duruma soktu ve oylarını kaybettirmek bir yana, belki de artırdı bile. MHP'nin gelecek dönemde mecliste olması, yapılması planlanan yeni anayasa için önemli bir etken. Çünkü AKP'nin anayasayı tek başına değiştirebilecek kelle sayısını yakalayıp yakalayamaması, MHP'nin meclise girip girmemesine bağlı. Bu nedenle, oyları o kadar yüksek olmasa da, bu partinin alacağı oran, merakla beklenen sonuçlar arasında.

İkinci senaryo, AKP'nin oylarının 38-42 bandında yer alması. Bu oranlar bıçak sırtı oranlar. Çünkü, ucunda tek başına iktidar olmak ya da olamamak var. CHP+MHP oy oranının, AKP'nin aldığı oy oranını geçmesi çok sembolik bir anlam ifade eder. Ama sembolik olmakla kalmaz, üstüne üstlük iktidarı da değiştirebilir. Bugüne kadar söylenen, "ikisini toplasan bile AKP'ye yetişmiyor" safsatasının işlevini bitirmekle kalmaz, AKP'nin hükümet kurmasını bile engelleyebilir bu oranlar. CHP'nin yine yüzde 30 bandında gösterildiği bu senaryoda, MHP ise 12-15 arası bir oy oranına sahip. Dediğim gibi, AKP'nin tek başına hükümet olması için gerek ve yeter şart olan 276 kelle sayısını yakalayamamasının muhtemel olduğu bu senaryo, olsa da yesek cinsten. Fakat bana göre en olası sonuç olarak gözüken bu senaryo bile, kamuoyu araştırmalarına göre çok iyimser kalıyor. İlk başlarda çokça dillendirilen bu senaryo, sonlara doğru hiç ihtimal verilmeyen bir sonuç halini aldı.

Gelelim üçüncü senaryoya. Böyle bir senaryo aslında yok. Buna iyimser bile denmez, afaki denir. CHP'nin, AKP'yi kılpayı da olsa geçtiği bir seçim tahmini bu. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama, bir yerde gördüğümden eminim. CHP yüzde 34, AKP yüzde 32 diyordu bu tahminler. Bu sonuç üzerine değerlendirme bile yapmayacağım, zira yaparsam abesle iştigal etmiş olurum. Sadece üçüncü bir alternatif olarak burada dursun diye değinmek istedim. Bir de içinde bulunulan durumun vahametini, nasıl bir umutsuzluk içinde olunduğunu göstermesi açısından önemli bir gösterge bu paragraf.

Bu üç senaryo için de ortak nokta, BDP'nin de içinde bulunduğu Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku. Bütün araştırmacılar, bu bloğun 25 ile 30 arası bir milletvekili sayısına ulaşacağı yönünde değerlendirme yapıyor. Bu da, önceki döneme göre milletvekili sayısını artırdıklarını gösteriyor. Ayrıca bu bloğun bir önemi daha var. AKP'nin, anayasayı değiştirecek yeterli sayıya ulaşamadığı durumda, mecliste BDP'nin kapısını çalması gibi bir seçeneği var. BDP ise, devlet tarafından kale alınma durumunun ortaya çıktığı her şartta, teklif kimden gelirse gelsin buna cevap vereceği için, şimdiden kimi kesimleri AKP ve BDP'nin birlikte hazırlayacağı bir anayasa korkusu kaplamış durumda. Korkuya gerek yok, kelle sayısı kimdeyse güç ondadır; gerisine bu ülkede biber gazı düşüyor. İşte demokrasi bu.

Velhasıl seçimden önce son gece, olası bütün ihtimaller bunlar. Aslında olması muhtemel bir tane sonuç var ama, çaktırmamak lazım yine de. İnsanoğlu umut etmeye meyiili bir yaratık, o yüzden her ihtimali dillendiriyor ister istemez. Yoksa, "şampiyon belli, ikinci kim" havasında seçime girildiğinin hemen hemen herkes farkında.

Son olarak kendi notumu eklemem gerekirse, AKP'nin bu gücüne şaşırmamak elde değil. Adamlar, uzun süreli iktidar olan partilerde görülen yıpranma payını bile hissetmiyorlar. Her seçime yüzde elliye yakın bir oy oranı parolasıyla giriyorlar ve de alıyorlar. Bu seçimden de tek başlarına çıkmaları halinde, ülkeyi artık tam olarak istedikleri hale dönüştürecekleri kesin. Zaten şu anda Yargıtay, Danıştay, HSYK, Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, büyük oranda kendi ellerinde. Bütün bunların üzerine bir de dört yıl daha tek başına iktidar olmaları, bu başarılarını taçlandırmaları anlamına geliyor ki, bu aynı zamanda kesin ve geri dönüşümü olmayan bir zaferin ilanı olur.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Kasedi Yayınlanan Politikacılara Açık Mektup


İstifa etmeyin; sizi bel altı vurmak isteyen bu cemaatin kirli oyunlarına ve istihbaratçı oyuncularına koz vermeyin. Onların istediği şeyin ta kendisini yapıp istifa ederseniz, bilin ki Türkiye'de gelecekte yaşananlara siyaset değil, gizli kamera çekimleri, yatak odası görüntüleri ve böcekler yön verir.

İstifa etmeyin; Deniz Baykal gibi istifa edip giderseniz, o cemaatçi ahlaksızların hedeflerine ulaşmalarını sağlarsınız. İlk büyük yanlışı Deniz Baykal yapmıştı ve onun istifa etmesi, bu gibi yöntemlerin önünü açtı. İşte şimdi kurbanlar sizlersiniz, ama bilin ki, sizin de bu oyuna gelip istifa etmeniz, gelecekte kim bilir kimlerin bu oyunlara kurban gitmesine yol açacaktır.

İstifa etmeyin;
kahvehanelerinde, okullarında veya aklınıza gelebilecek her yerinde bel altı küfürlerin gırla gittiği, sokaklarında kendini satanların, gazetelerinin üçüncü sayfalarında aldatma haberlerinin eksik olmadığı, daha on yaşını doldurmamış kız çocuklarını taciz edenlerin bile serbest bırakıldığı bu pislik dolu ülkede, kimseye sizin özel hayatınıza karışma iznini vermeyin. İster karımla mutlu mesut yaşarım, ister onu aldatıp başka bir kadınla metres hayatı yaşarım deyin. Evet, bunu cesurca söyleyebilin ve kimsenin sizin namus bekçiliğinizi yapmasına izin vermeyin.

İstifa etmeyin; politikacı olmakla, kimseye örnek bir insan olma zorunluluğunuz olmadığını, toplumu ilgilendiren şeyin sizin hayat görüşünüz ve siyasi projeleriniz olduğunu, özel hayatınızın kimseyi ilgilendirmediğini söyleyin. Ben bu yola girerken eşimi aldatmayacağıma değil, halkıma hizmet edeceğime söz vermiştim deyin. Eşinizi aldatmanızın veya evlilik dışı bir ilişki yaşamanızın, sadece sizi ve ailenizi ilgilendirdiğini savunun.

İstifa etmeyin; bu görüntüleri kimlerin elde ettiğini asla sorgulamayan, niye bu şekilde insanlara zarar verilmek istendiğini aklına bile getirmeyen ve sadece sizin yatak odası görüntülerinize odaklanan embesilleri ciddiye almayın, programlarına katılmayın, sorularına cevap vermeyin.

İstifa etmeyin ve hayatınıza, bu görüntüleriniz yayınlanmamış gibi devam edin. Bu görüntüleriniz yüzünden topluma karşı bir mesuliyetinizin olmadığını, hesap verecek tek kişinin eşiniz olduğunu üstüne basa basa söyleyin.

İstifa etmeyin ve aynı zamanda, bu görüntüleri yayınlayanları bulması, yakalaması için, devletten herhangi bir yardım beklemeyin. Cemaatin düzenlemiş olduğu bu kirli komploları, yine aynı cemaatin savcısı mı soruşturacak, yine aynı cemaatin istihbaratçısı mı araştıracak? Bu soruları kendinize sorun ve nasıl bir dümenin içinde yer aldığınızın farkına varın.

İstifa etmeyin ve oy kaygınız olmasın. Hayatım boyunca MHP ile uzaktan yakından bir işim olmayacağını savunan ben bile, şu anda acaba seçimde MHP'ye mi oy versem diye düşünüyorsam eğer, emin olun ki, size karşı kurulan bu kalleşçe düzen, size oy kaybettirmez, aksine oy bile kazandırabilir. Ama kitlelere, bu düzenin ne amaçla kurulduğunu ve asıl büyük projenin ne olduğunu, onların anlayabileceği şekilde, tane tane anlatın.

İstifa etmeyin; aksine, daha da büyük bir iştahla bu seçime hazırlanın. Karşınızdaki diktatörlüğün, nasıl engel tanımaz bir güç olduğunun, yeri gelince nasıl yollara başvurabileceğinin, bu seçimin onları alt edebilmek için son şans olduğunun farkına varın ve bunu seçmeninize anlatın. Bilin ki, onları bu seçimde de alt edemezseniz, bir daha bu şansı bulamayabilirsiniz.

İstifa etmeyin; size namus timsalliği yapmaya kalkışanlara dönün ve onlara şöyle seslenin:

"İlk taşı günahsız olanınız atsın!"

16 Mart 2011 Çarşamba

"Bizden Sana Selam Olsun"


" Saat sabahın dördüydü, beni yeniden nezarethaneye attıklarında. Doğan Yurdakul ve Ankara ekibi çoktan İstanbul yoluna düşmüşlerdi. İçime tarifsiz bir hüzün çöktü. Kendimi müthiş yalnız hissettim o anda. Oturup ağlayacaktım az kaldı.
Polisler beni korunaklı bir hücreye koydular tek başıma. Çünkü nezarethaneden bizimkiler gitmişti, ama yerine "kart sahtekarlığından" gözaltına alınmış kalabalık bir grup gelmişti.
İçlerinden biri "Kardeş sen niye buradasın?" diye sorunca, son soluğumla ve yüksek sesle, "Ergenekon!" dedim.
O anda "Hurra!" diye bir ses yükseldi ve bir alkış koptu.
İçlerinden biri, "Bizden sana selam olsun" diye bağırdı. Alkışlar da devam etti.
Demir parmaklıklara kafamı koydum. Gözlerim sulanmıştı.."

 Mümtaz İdil, gözaltına alındıktan sonraki süreçte neler yaşadığını anlattığı Odatv'deki son yazısında, emniyet nezarethanesindeyken, komşu hücresinde kart sahteciliği suçu ile gözaltına alınmış bir grup insanın, kendisinin Ergenekon'dan içeri atıldığını öğrendiklerinde verdikleri tepkiyi anlatıyor. İdil'in, o anı yaşarken gözleri sulanmış. Ben de, bütün bu Ergenekon süreci boyunca gözaltına alınan insanların, o evden çıkarılıp polis arabasına bindirilene kadar geçen kısa süre içerisinde, dışarıda toplanan kalabalık tarafından delicesine alkışlandıkları sahnelerden bile çok etkilenen birisi olarak, bu yazıdan da etkilendim haliyle. Ama, kart sahteciliği ile suçlanan insanlardan gelen bu alkışlar, benim için çok daha fazla şey ifade etti nedense. Yazının o kısmını paylaştım.

Seviyorum ben Ergenekon'u; sırf, bu ülkenin önemli yazarlarından ve entelektüellerinden birisi ile, kart sahteciliği ile suçlananları aynı nezarethane ortamında buluşturup, böyle unutulmaz bir olayın yaşanmasına aracılık ettiği için bile, seviyorum!

6 Mart 2011 Pazar

Şüphesiz ki Hazreti Zekeriya Tektir ve Bütün Muhalifler Onun Esiridir!

Nedim Şener; gazeteci. Bugüne kadar kurcaladığı konular meyvesini geçen gün verdi ve o da Hazreti Zekeriya'nın mıntıkasına girdi. Eğer bir derin devlet ortaya çıkarılacaksa, bu işin kaynak kitaplarından biri olarak kabul edilebilecek "Dink Cinayeti ve İsithbarat Yalanları" adlı kitabın yazarı. Derin devletin ta kendisini ortaya çıkarabilecek bir kitabın yazarı, bir muhalif gazeteci, bugün derin devlet suçlamasından gözaltında. "Türkiye'de ileri demokrasi var" dedi polis arabasına bindirilirken. Tutuklanması an meselesi.


Ahmet Şık; gazeteci. Akla ilk gelen eylemi, darbe günlükleri olarak da bilinen, Özden Örnek'in günlüklerini haber yaparak, gündemi sarsmasıydı. Darbe günlüklerini ortaya çıkararak, ordudan birçok ismin darbeye teşebbüsten yargılanmasını sağlayan Ahmet Şık, bugün darbeci bir örgüt olarak suçlanan Ergenekon'un mensubu olmak suçlamasından gözaltında. Son zamanlarda bir kitap yazmak için uğraştığı, kitabın konusunun emniyetteki cemaat örgütlenmesi olduğu, kitabın isminin de "İmamın Ordusu" olacağı söylenmekte. Şimdi daha anlaşılır olmuştur sanırım gözaltına alınması. "Dokunan yanıyor" dedi polis arabasına bindirilirken. Tutuklanması an meselesi.


Yalçın Küçük; profesör, araştırmacı, yazar. Daha önce Ergenekon'dan gözaltına alınmış ve serbest bırakılmıştı. Türkiye'nin geçmişinde izi olan, hatırı sayılır sosyalistlerinden. Şimdilerde yaptığı programlarla ve yazdığı kitaplarla tam bir AKP muhalifi. Daha önce gözaltına alınıp salıverilmesine rağmen, baktılar ki adam uslanmıyor, bir kez daha almaya karar verdiler. Şu anda Ergenekon'dan gözaltında. Tutuklanması an meselesi.


Doğan Yurdakul; gazeteci, araştırmacı ve yazar. Aynı zamanda Odatv koordinatörü. Odatv'de yazmış olduğu birçok güzel yazıdan sonra, kendisini merakla izlemeye başlamıştım.Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanan karanlık olaylar üzerine kitapları ve yazıları var. Yani yakın tarihin önemli olaylarını kendi çapında deşifre etmeye çalışmış bir isim, bugün, bu karanlık olayların sorumlusu olarak gösterilen Ergenekon'un bir mensubu olmak suçundan gözaltına alındı. Bu kötü olay vasıtasıyla öğrendim ki, kendisi kanser hastasıymış. Şu anda gözaltında. Tutuklanması an meselesi.


Mümtaz İdil; araştırmacı yazar. Aynı zamanda Odatv Ankara temsilcisi. Odatv'de sanat ve Rus edebiyatı üzerine yazdıklarını okudukça, içimde, okumuş olduğum dünya klasiklerini yeniden ve bambaşka bakış açılarıyla okuma isteği uyandıran bir yazar. Rus edebiyatı ve tarihi üzerine bu kadar bilgili olmasını hayranlıkla karşılar, yazılarını büyük bir merakla takip ederdim. Gerçekten hiçbir şekilde bağlantı kuramadım ama, o da Ergenekon'dan gözaltında. Ve ne yazık ki yine bu kötü olay vasıtasıyla öğrendiğime göre, o da kanser hastasıymış. Gözaltına alındıktan sonra da fenalaşarak yoğun bakıma kaldırılmış. Şu anda gözaltında ve yoğun bakımda.


İklim Bayraktar; Odatv'de yazarlık yapıyor. Doğal olarak da iktidarı ve Hz. Zekeriya'yı rahatsız edecek yazılar yazıyordu. O da diğer isimlerle birlikte gözaltına alındı ancak, az önce öğrendiğime göre serbest bırakılmış. Hz. Zekeriya, ona bu kadar ceza yeter diye düşündü herhal!

Müyesser Uğur Yıldız; Odatv'de yazarlık yapıyor. Sitede pek çok "derin" yazısına denk gelmiştim. Çok sert bir kalemi olduğu yazdıklarından belliydi. Şu anda Ergenekon'dan gözaltında. Tutuklanması an meselesi.

Sait Çakır; Odatv yazarlarından. Tahmin edebileceğiniz gibi o da şu anda Ergenekon'dan gözaltında. Tutuklanması an meselesi.

Bu isimlerin yanında, Aydın Bıyıklı ve Eski MİT'çi Kaşif Kozinoğlu da gözaltına alınacaktı. Aydın Bıyıklı az önce öğrendiğime göre serbest bırakılmış, Kaşif Kozanoğlu da yurt dışında olduğu için henüz gözaltına alınamadı. En akıllısı o, ben olsam hiç gelmem.

Burası bir haber sitesi değil, bir blog. Doğal olarak, eğer bir şey yazılacaksa, bunun salt haberden ibaret olmaması gerektiğini, önemli olanın ortaya koyulacak yorum olduğunu ben de biliyorum. Bu yazının sanki bir haber sitesinden araklanıp da buraya alınmış gibi şekillendiğini fark ettim. Ancak, ben bütün söylenecek olan şeyleri önceki yazılarımda söyledim ve de aynı şeyleri söyleyip durmanın gerçekten bir anlamı olmuyor. Bütün samimiyetimle belirtiyorum ki, artık bu olanların hiçbirine gerçekten şaşırmıyorum. Bu ülkede hiç kimsenin bir garantisi olmadığını, herkesin kaderinin birkaç özel yetkili adamın iki dudağı arasında olduğunu defalarca yazdım. İşte Hz. Zekeriya, tek başına bütün Türkiye'ye ayar vermekle, herkesi hizaya getirmekle meşgul. Yukarıda saydığım onca birikimli ve çok değerli isim, sırf Hz. Zekeriya'nın keyfiyle gözaltına alınıyor veya tutuklanıyor. İnsanların günleri, ayları ve hatta yılları, hapislerde geçiyor, hem de yargılanmalarında iki adım ilerleme olmadan. Ucu açık bir tarih yani bu süreç, ne zaman biteceği belli değil. Ben böyle bir baskıcı rejim, ne duydum, ne okudum, ne dinledim, ne de yaşadım. İçerideki yüzlerce kişiyle hiçbir organik bağım olmamasına rağmen, ben burada bu kadar rahatsızsam, onların yakınlarını düşünemiyorum bile. Zannediyorum ki sınanıyorlar ve bu sınav, onların hayatlarında görüp görebilecekleri en zor sınav. Bir an evvel bu işin dip noktası her neresiyse oraya ulaşıp, tekrar yukarıya doğru çıkabilmeyi istiyorum; umarım o günler yakındır...

18 Şubat 2011 Cuma

Trajedik Buluşmanın Ardından

Zekeriya Öz vs Soner Yalçın:

Birisi özel yetkili savcı, yani içinde bulunduğumuz zamanın en yüksek mevkilerinden birine sahip. İnsanlar onun tek bir emriyle, sorgusuz sualsiz gözaltına alınabiliyor, tutuklanabiliyor veya senelerce hapis yatabiliyor. Üstelik bunların hepsi hukuk kuralları içerisinde yapılıyor, yani herhangi bir hesap sorma şansınız yok. Özel yetkili olan o çünkü, aman ürkütmeyin Hazreti Zekeriya'yı!


Diğeri başarılı bir gazeteci. Onun özel yetkileri yok, ama çok güçlü bir kalemi var, çok geniş bir bilgi birikimi var ve çok sağlam bir kadrosu var. Onun ve ekibinin yaptığı haberler birçok kişi tarafından ilgiyle takip ediliyor, bir bakıma insanlar televizyonda bulamadığı çoğu haberi onun internet sitesinde buluyor. Bu sayede de onun yaptığı haberler anında çok geniş kitlelere yayılabiliyor. Hz. Zekeriya'nın özel yetkileri varsa, Soner Yalçın'ın da böyle bir yeteneği var işte; kurmuş olduğu mütevazi bir internet sitesini şu anda milyonlar takip ediyor.



Odatv'ye girip Zekeriya Öz ismini başlıklarda arattığınızda, karşınıza on dokuz tane haber çıkıyor. Hem başlıklarda, hem de haber metinlerinde arattığınızda ise, altmışa yakın haber görüyorsunuz. Daha önce de söylemiştim zaten, Odatv gündemi çok yakından takip eden ve olayları derinlemesine analiz eden bir haber sitesi. Türkiye'nin gündemini en çok meşgul eden Ergenekon konusuna da kayıtsız kalamazdı doğal olarak. Bu nedenle de Zekeriya Öz hakkında sitede bu kadar haber yer alması gayet normal.

Gel gelelim ki, bu haberlerin neredeyse tamamı, Hz. Zekeriya'nın canını sıkacak, sinirini bozacak haberler. Hem kendi hakkında kişisel olarak yazılanlar, hem de savcısı olduğu Ergenekon davası hakkında yazılanlar, Hz. Zekeriya'nın epey başını ağrıtmıştır bugüne kadar. Zira yazılanların hepsi belgelerle destekleniyor ve davanın arka planında neler yattığını, aslında bunun bir terör örgütü soruşturmasından çok, muhalif isimleri sindirme operasyonu olduğunu anlamamızı sağlayan haberler, sık aralıklarla karşımıza çıkıyordu. Zaten kendisi de rahatsız olmuş olacak ki, bugüne kadar benim sayabildiğim kadarıyla siteye tam üç defa ihtarname göndermişti. Odatv, bu ihtarnameleri cevap hakkına saygısından dolayı olduğu gibi yayınlamış, ama arkasından da gereken cevapları vermekten geri kalmamıştı. Yani kızmayın Hz. Zekeriya'ya; ben olsam, ben de en az onun kadar sinirlenirdim bu siteye!

Velhasıl, beklenen oldu ve Hz. Zekeriya daha fazla dayanamadı bu duruma. Soner Yalçın ve arkadaşları ortaya sürekli yeni haberler koyuyor, Ergenekon davasını, neredeyse daha mahkemesi bitmeden, kamuoyu nezdinde bitirecek yeni belgeler ortaya çıkartıyordu. Bu adam tehlikeliydi ve artık susturulma vakti gelmişti; nitekim bunun için de düğmeye basıldı. Hz. Zekeriya'nın uzun zamandır ellerini ovuştura ovuştura beklediği an yaklaşıyordu artık; Soner Yalçın'ı karşısına oturatacaklar ve o da Yalçın'ı istediği gibi sorgulayabilecekti. Evet, o uzun süreden beri kendisini yaptığı haberlerle zor durumda bırakan adamı, biraz sonra karşısına getireceklerdi. Söz, Hz. Zekeriya'da idi artık!

- Merak ediyorum, Hz. Zekeriya, bugünkü sorgulamada Soner Yalçın'a neyin hesabını sordu? Ortaya birtakım belgeler koyarak mı suçlamalarda bulundu, yoksa Soner Yalçın'dan bu zamana kadar kendisi hakkında yaptığı haberlerin mi hesabını sordu?

- Merak ediyorum, Hz. Zekeriya, bugünkü sorgulamada Soner Yalçın'ı ne ile suçladı? Elde ettiği bulgular ile Soner Yalçın'ın hukuk dışı bir faaliyetini mi yakaladı, yoksa o gönderdiği ihtarnamelere, Odatv tarafından verilen sağlam ayarların mı hesabını sordu?

- Merak ediyorum, Hz. Zekeriya, Soner Yalçın'ın hangi sebeple tutuklanmasını istedi ve onu mahkemeye sevk etti? Bir terör örgütüne üye olduğunu kanıtlayacak delilleri mi mahkemeye sundu, yoksa Soner Yalçın'ın bugüne kadar, kendisinin ipliğini pazara çıkartan haberler yapmasının mı cezasını veriyordu aklınca? Aklınca bir daha böyle haberler yapılmamasını mı sağlıyordu acaba?

Bakmayın merak ediyorum dediğime, aslında cevabı herkes çok iyi biliyor. Hz. Zekeriya, bugün Soner Yalçın'dan herhangi bir davanın, delilin, suçun filan hesabını sormadı. O, bugün tamamen kendi hesabını sordu Soner Yalçın'a, tamamen kendi hesabını kapatmak istedi bugün Soner Yalçın'la. Kendi aklınca kapattı da; ellerini ovuşturdu, adamı karşısına getirdiler, o haberleri sordu, üstüne cevapları dinlemedi bile. Daha önceden de planlamış olduğu gibi, doğruca mahkemeye sevk etti. Şimdilik hesabını gördü zannediyor Yalçın ile ama, bu hesap öyle onun zannettiği gibi hemen kapanır mı, görecek bakalım Hz. Zekeriya! İnsan hayatıyla keyfince oynamanın hesabı hemen kapanır mıymış, biz de Hz. Zekeriya ile birlikte göreceğiz bakalım!

Ben bu satırları yazarken, ajanslara yeni bir haber düşmüş. Hz. Zekeriya tarafından tutuklanması istemiyle mahkemeye sevkedilen Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu, nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı yazıyor haber metninde. Kelimelerim tükendi artık. Tutuklandı kelimesini okuduğumda, bunu zaten bekliyor olmama rağmen, yine de bir garip hissettim kendimi. Bu vaziyette fazla bir şey de söylemek istemiyorum zaten. Ama şu bir gerçek ki;

Tuzun kokmuştur Türkiye, büyük geçmiş olsun...

15 Şubat 2011 Salı

ODA TV: Dipsiz Kuyuya Atılan Son Muhalif


Bire bir kendi ismimle üye olabildiğim ilk ve tek internet sitesiydi Odatv. Hani diğer sitelere üye olurken karşılaşılan, "bu kullanıcı adı zaten mevcut, lütfen başka bir kullanıcı adı belirleyiniz" uyarısının karşıma çıkmadığı tek siteydi. Yani o kadar erken keşfedebilme şansına sahip olmuştum Odatv'yi. Ben okumaya başladığım sıralarda daha bu kadar üne kavuşmamıştı ama, yakın zamanın en çok ses getirecek haber sitesi olacağının sinyallerini de çok açık bir şekilde veriyordu; zamanla da öyle oldu zaten, internet medyasının en çok takip edilen haber sitesi haline geldi.

Soner Yalçın, benim hayranlığımı zaten bu siteyi kurmadan çok önce, yaptığı Oradaydım belgeselleriyle kazanmıştı. Yakın tarih hakkında pek çok konu ile ilgili ilk bilgilerimi o programlardan edinmiştim. Yaptığı bu harika programlarla ve gazetede haftalık yazdığı yazılarıyla ilgimi çeken Soner Yalçın'ın, bir haber sitesi kurduğunu öğrenince, koşulsuz bir şekilde atladım tabii ki; zaten ilk keşfedenlerden biri olmam da bu sayede gerçekleşmişti sanırım.

Aslına bakılırsa, bundan beş-altı yıl öncesine kadar, bu kadar da alternatifsiz bir durumda değildik. İrili ufaklı, kendi halinde yayın yapan muhalif kanallar veya merkez medyanın henüz bugünkü kadar sinmiş olmaması nedeniyle, televizyonda az da olsa aykırı sesler duyabiliyor, bu ağır faşizme karşı hissettiklerimizi ekranlardan da söyleyen birilerine rastlayabiliyorduk. Fakat iktidarın, artık faşizmin doruklarında gezmeye başlaması ile, bu geçen süre içerisinde bırakın merkez medyayı, o küçük kanallar bile birer birer teslim bayrağını çekmeye başladılar. Kiminin ekonomik sebepler, kiminin de patronlarının iş adamı olması ve bu nedenle de devletle kötü olmama kaygısı ile, bu yayın organlarının etkilerini kaybetmesi, artık televizyonda aykırı bir sese, bu iktidara veya yaşanan her türlü hukuksuzluğa karşı bir karşı duruşa rastlamayı çok zor bir hale getirdi. Şu anda merkez medya da dahil, TRT 1 ve TRT HABER en başta olmak üzere, cemaat kanallarından büyük haber kanallarına, büyüğünden küçüğüne kadar her kanal, bu baskıya boyun eğmiş durumda. Kendi olanaklarıyla bir şeyler yapmaya çalışan iki-üç küçük kanal ve gazete dışında, en yandaşından en tarafsız gibi görünmeye çalışanına kadar hepsi, artık iktidarın boyunduruğuna girmiş bulunmakta. Acı ama gerçek.

İşte böyle bir ortamda ODA TV, çok önemli bir misyon üstlenmişti ve bu misyonu da çok sağlam bir şekilde üzerinde taşıyordu. Her ne kadar bir internet sitesi olsa da, etkisi o anlı şanlı kanallardan, koca koca gazetelerden bile fazlaydı. Kısa zamanda yayıldı, kulaktan kulağa dolaştı ve büyüdü. Bir internet sitesi olarak, neredeyse bir TV kanalının ulaşabileceği kadar yaygın kitlelerce takip ediliyordu artık. Ben de çoğu haberini merakla takip eder, bu kadar doyurucu haber ve bilgiye ulaşmalarını şaşkınlıkla ve hayranlıkla takip ederdim. Benim birinci haber kaynağımdı artık. Bir önemli olay olduğunda, hemen ilk olarak Odatv'yi açar, hiçbir zaman da elim boş olarak oradan çıkmazdım. Siteye her girdiğimde aradığımı bulacağımdan emindim ve mutlaka doyurucu birkaç yazı okumadan çıkmayacağımı bilirdim. Bünyesinde çok sağlam yazarlar barındıran, kendi içinde tutarlı ve düşünce özgürlüğüne saygılı, farklı görüşlerden olsa da akıl ve mantık ekseninde bakıldığında ortak noktada buluşan yazıları bulabildiğim, olayların derinlemesine analiz edildiği, birçok özel dosyanın hazırlandığı, farklı başlıklardan da ilgi çekici konuların güzel bir dille anlatıldığı, çok kaliteli bir muhalefetin yapıldığı; kısaca bütün iyi nitelikleri hakeden, eşsiz bir haber sitesiydi Odatv. Gerçi bakmayın di'li geçmiş zaman kullandığıma, hala dimdik ayakta ve yayında.

Haberin kaynağı denilen yerde artık sadece Odatv vardı Türkiye'de. Durum böyleyken de, gündemi en çok meşgul eden konularda, özellikle Ergenekon ve Balyoz tertipleri hakkında da birçok özel habere imza atmış ve birçok belge ortaya çıkartmıştı. Bunun yanında, o bahsettiğimiz kaliteli muhalefet, yandaş medyaya ve yandaş yazarlara bilgilere ve belgelere dayanarak verilen sağlam ayarlar, hükümetin faşist uygulamalarına karşı takınılan korkusuz tavır, bir gün elbet oturtacaktı Oda Tv'yi de özel yetkili savcı Zekeriya Bey'in hedef tahtasına. O gün de dünmüş demek ki; 14 Şubat 2011.

Dipsiz kuyuları var bu adamların; isimleri Ergenekon ve Balyoz. Hoşlarına gitmeyen, kendilerine muhalefet eden, kendi boyundurukları altına girmeyi kabul etmeyen kim varsa, atıyorlar bu kuyulara hemen. En kısa ve en etkili çözüm yolu. Kimler girmedi ki bu kuyulara daha önce, isimlerini saysak bu yazıya sığmaz. Çıkması öyle kolay da olmuyor o kuyulardan; kimisi çıkamadan canını veriyor o kuyularda, kimisi ise çocuğunun büyümesine tanıklık edemeden, yıllarca hapis kalıyor; suçunu bile bilmeden.

Artık tek kişilik bir muhalefet olan Odatv'ye (ama muhalefetlerin en etkilisi), sıranın ne zaman geleceğini merak ediyordum doğrusu. İktidar bu kadar karşı duruşa kayıtsız kalamazdı, zira o dipsiz kuyular boşuna mı icat edilmişti? Mustafa Balbay da demiş zaten: "Burada içeri alınacaklar listesi hazırladık. Bu listenin başında da Soner Yalçın yer alıyordu. Böyle gazetecilik yaparsan, böyle olur diye düşünüyorduk." Evet, Mustafa Balbay'ın hazırladığı liste doğru çıkmıştı. Kuyuya atılma sırası şimdi Soner Yalçın ve yol arkadaşlarındaydı.


Odatv merkezine, imtiyaz sahibi Soner Yalçın, Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Haber Müdürü Barış Terkoğlu ve Odatv editörü Ayhan Bozkurt’un evine baskın düzenlendi, polis arama yaptı ve bu isimler sorgulanmak üzere gözaltına alındı; Ergenekon kuyusuna atılmak üzere. Haber bütün gün medyada yer aldı zaten, dileyen açar okur. Üstüne pek fazla söylenecek bir şey de yok şu saatte. Zira artık söz Zekeriya Bey'de.

Bu dakikadan sonra hiçbirimizin, hiçbir şeyin garantisi yok. Ülke tamamen aşağıya doğru yuvarlanmakta ve ne yazık ki buna karşı bir çare bulunmuş değil. Bugün o kuyularda başkaları var, yarın herkes kendini oralarda bulabilir. Bu gidişata karşı koyabilecek bir irade de maalesef yok. Bütün her şey birkaç özel yetkili adamın iki dudağı arasında; onlar alın derlerse alınıyorlar, salın derlerse salınıyorlar. Olaylar ciddi anlamda boka sarmış durumda ve bu ülke her hafta sonu maç izlemeye, her akşam dizi izlemeye ara vermeden devam ediyor. Bu durumlardan haberdar olan ve bugün içi yanan kaç kişi vardır bilmiyorum ama, sayıları eminim ki bu akşamki Fenerbahçe maçını izleyen geniş kitleleri bulamaz. Olay bundan ibaret.

Şimdilik önümüzde tek bir ışık olarak Haziran ayındaki seçimler görünüyor. Ama ondan da bir AKP iktidarı çıkarsa, benim artık bu ülke adına hiçbir beklentim kalmayacak. Fırsatını bulur bulmaz, en kısa yoldan s.ktir olup gitmeye bakacağım buralardan, zerre kadar da özleyeceğimi zannetmiyorum. Ahmet Kaya bu ülke için (çok da haklı olarak) "Şerefsizlerin memleketi" demişti. Ben de bu seçimlerden de AKP'nin çıkması durumunda, bütün bağımı koparacağım bu şerefsizlerin memleketi ile. Gayrı kalmak için bir sebep yok, meydanı şerefsizlere bırakmak en doğrusu gibi...

6 Şubat 2011 Pazar

Koca Bir Stadyum Fişlenirken...


Koca bir stadyum fişlenirken;

- Yoğun bakımda yatan Mehmet Haberal'ın, hastanedeki odası polisler tarafından arandı. Belki bir yoğun bakım hastasının odasında suç aleti filan çıkar diye; belli mi olur!

- Efes Pilsen basketbol takımının adının değiştirilmesi gerektiğine karar verildi. Zira bundan böyle içki ya da sigara markaları bir spor kulübüne sponsorluk faaliyetinin içinde yer alamayacaktı. Oysa eğer adınız Ülker olursa, hem Fenerbahçe Ülker'e, hem Galatasaray Cafe Crown'a, hem de Beşiktaş Cola Turka'ya aynı anda isim sponsorluğu yapabilirsiniz. Ama oradaki Efes Pilsen adı rahatsız eder, göze batar! Bir bakıma helal gıda-haram gıda ilişkisi.

- İçki içmek artık ülkede yasaklanmaktan beter oldu. Zira çıkartılan yeni yeni yasalarla, süslü ve bürokratik ifadelerle, görünüşte herhangi bir değişiklik olmadı. Ancak pratikte yasa uygulayıcılarına birçok manevra alanı bırakan kararlar alındı ve bu da içki yasağının önünü ardına kadar açtı. İçki günahtı çünkü!

- Ergenekon denen soruşturmada, insanlar haklarında herhangi bir kesinleşmiş suç olmamasına rağmen, hapisteki 1000. günlerini devirdiler.

- AKP, kendi yaptığı anayasadan aldığı güç ile, önündeki tek engel olan yargıyı ele geçirecek düzenlemeler hazırladı. Şimdi de bu düzenlemeleri uygulamaya koymak için kolları sıvamış durumda; ileri demokrasi için!

- Hizbullah mensupları salıverildi. Üstelik dışarı çıkarlarken, hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden, yaptıklarıyla gurur duyan tavırlarla, karşılama törenleriyle kameralara yansıdılar.

- Cumhurbaşkanı köşkte akıllı uslu öğrencilerle toplantılar düzenledi, düzeni bozan aykırı öğrencilere ise yine kapı gösterildi. Yumurta hazmedilmesi zor bir besin maddesiymiş demek ki, bünye kolay kolay özümseyemiyormuş!

- Adamın birisi bir heykel için ucube tabirini kullandı. Öteki de o adama yalakalık yapacağım derken bizzat o adam tarafından yalanlanınca, dımdızlak ortada kalıverdi; zira yalakada utanma yoktu ki!

- Birbirinden alakasız ve emekçi düşmanı maddeler torba yasa adı altında toplanıp, hep birlikte aynı anda meclisten geçirilme hazırlığı ile halka karşı yeni bir ayak oyunu düzenlendi. Bu torba yasayı protesto eden kesimlere karşı ise, yine bilinen yöntem, her derde deva, en önemli ithalat ürünümüz olan biber gazı kullanıldı.

Ve bütün bunlar olurken, on binlerce kişinin bulunduğu bir stadyumda yapılan protesto gösterisinin sonucunda, savcılığın bu protesto gösterisini yapanlara karşı soruşturma başlatması, kulüp yöneticilerinin bizzat kendi taraftarlarını polise ispiyonlamaya hazırız mesajları vermesi, medyanın ağız birliği etmişcesine Başbakan'ı o çok sevdiği mağdur konumunda gösteren yayınlar yapması, nedense beni hiç şaşırtmadı. Bütün o saydığım maddelerdeki olaylar gerçekleşmişken, bu fişleme olayının olmaması sanki eksik kalırdı, büyük resimdeki bütünlüğü bozardı. Böylece de eksik kalmadı işte, resim aynen bütünlüğünü koruyor şimdi.

Koca bir yapboz düşünün ki; bu yapbozun her bir parçası ayrı bir facia, her bir parçası ayrı bir skandal...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Geri Dönüş

Son sene dedik bağrımıza bastık, en acımasızı o çıktı. Ağız tadıyla rahat rahat okulumuzdaki son senemizi geçirmeyi beklerken, bu yılın bünyeyi en çok zorlayacak yıl olacağını tahmin edememiştim. Öyle zorlayacak ki, canımız ciğerimiz blogumuza bile yaklaşık iki ay boyunca herhangi bir şey karalatmayacak kadar.

Baktım yazdığım son üç yazı önemli günlerin anlam ve önemine binaen yazılmış yazılar(Öğretmen misiniz, Bu Bir Bayram Yazısı Değildir; Bu, İncecik Bir Veda Havasıdır, Saygıyla...), geri dönüşümüz de yine özel bir gün için olsun dedim. Özel bir gün, aynı zamanda da acı bir gün.


Geri dönüş dedik ama, aslında eski bir yazı ile yapılan bir geri dönüş bu, sadece hatırlatma amaçlı. Zira linkini vereceğim yazıyı 6 ay önce yazmış olmama rağmen, ne yazık ki halen güncelliğini koruyor ve bugün için de söyleyebileceğim yeni bir şey yok açıkçası.

Hrant Dink öldürüleli bugün tam 4 yıl oluyor, ben bu yazıyı yazalı da 6 ay olmuş. Bunlardan daha korkutucu olan da, daha nice 4 yıllar, nice 6 aylar geçecek ve yine de hiçbir şey değişmiş olmayacak. Çünkü hal ve gidişat bunu gösteriyor.

Peki geçen zaman içinde elimizde ne kalmış? Ben söyleyeyim; öldürülmüş bir gazeteci, çocuk sıfatıyla yargılanacak bir katil ve ucu bucağı olmayan bir mahkeme süreci. Bütün olay bundan ibaret. Buyrun bu da, güncelliğini koruduğunu söylediğim ve korkarım ki daha çok zaman koruyacak olan yazım:

http://superkursunsuz.blogspot.com/2010/07/dalga-gecer-gibi-mahkeme-sureci.html

Dönüşümüz böyle tatsız olsun, ileride nasıl olsa bi' ayar çekeriz. Şimdilik kalın sağlıcakla...